Sineklerin Tanrısı

Elimdeki kitap Sineklerin Tanrısı, William Golding’in 1954 yılında yayınlanan uçak kazası sonucu bir adaya düşmüş çocukların hikayesini anlatan 250 sayfalık bir roman.

Kitap, Pasifik Okyanusuna düşen ve tamamı çocuklardan oluşan bir grubun hayatta kalma öykülerini anlatıyor. Olaylar 2. dünya savaşından bir grup çocuğu hayatta kalabilmeleri için başka bir yere naklederken uçaklarının düşmeleri ve adada birbirlerini tanımalarıyla başlıyor.

Başlangıçta, bunlar en nihayetinde çocuk neler yaşanabilir ki diye düşünürken fikir ayrılıkları, iç güdüler, vahşilikler derken çocukça düşünceler, yetişkince kararlar alınınca işler fazlasıyla çığırından çıkıyor.

Kitabın baş karakterleri Ralph, Jack ve Domuzcuktur. Yaşları diğer çocuklara göre daha büyük olan bu üç çocuk ilerde hayatlarını derinden etkileyecek bir mücadeleye gireceklerdir.

DİKKAT: Bu kısımdan sonrası kitabı okumayanlar için kitabın içeriği ile ilgili direk bilgiler vermektedir. Okumayanlar için okumalarını önerip devam ediyorum.

Adadaki yaşamları aslında gayet demokratik başlar. Önce liderlik oylaması yapılır ve Ralph seçilir. Ardından onun bulduğu büyük bir deniz kabuğu (çocuklar şeytan minaresi diyor) konuşma yapılırken söz hakkının kimde olduğunu gösterecektir.

Başlarda alınan kararlar aslında basit ve mantıklıdır. Ralph‘e göre (ki Domuzcuk bu fikirlerin hep ilham kaynağı olmuştur) dağın tepesine büyük bir ateş yakılmalı ve geçecek gemilerin görülmesi sağlanmalıdır. Bu planı uygulamaya gönülsüz olan en belirgin kişi ise Jack‘tir. Jack‘e göre ise derhal ava çıkılmalı ve et bulunmalıdır. Jack aynı zamanda bir katolik okulu başkanıdır ve bu ona okulun diğer üyeleri üzerinde söz hakkı doğurur.

Temelde bu fikir ayrılığından yola çıkarak çocuklar arasında derin ayrışmalar, korkular ve hatta ölümler olacaktır. Kitabı okuyunca vahşiliğin öğrenilen değil içgüdüsel bir davranış olduğunu düşünmeye başlıyor insan. (En azından ben)

Kitabın sonunda ise (bu arada kurtulmaları yine duman sayesinde olmuştur) gördükleri ilk yetişkinle karşılaşınca hüngür hüngür ağlamaları belki de kaybettiklerinin yanında hala çocuk olduklarını hatırlamalarındandır diye düşündürüyor.

Okuduğum kitapların bazılarında hikaye biraz daha devam etseydi ne olurdu acaba diye düşünürüm. Sineklerin Tanrısı’nda da çocukları kurtarmaya gelen subay “Hepiniz bu kadar mısınız?” diye sormasının ardından acaba hala dağdaki kalesinde olan Jack‘i söylerler mi diye beyin fırtınası yapıyorum. Zira Jack‘in yaptıklarını kitabı okuyanlar bilirler.

Bunları düşünürken aklıma çok önceleri TV başında uyuklarken izlediğim Eden adlı filmin final sahnesi geldi. Filmde ıssız bir adaya düşen bir grup gencin önce doğayla sonra da birbirleriyle olan mücadeleleri anlatılıyor. Final sahnesinde ise baş roldeki iyi ve kötü çocuk ölümüne dövüşürlerken bir helikopter gelir ve gençleri kurtarır. Fakat bu esnada kötü çocuk kaçıp ormana saklanır. Pilotun son sahnede “Başka kimse kaldı mı?” sorusuna iyi çocuk “Hayır” cevabını verir. Ada hayatında çok can yakan, hatta bizzat ölümlere neden olan kötü çocuğu cezalandırmış olur.

Buradan hareketle adada olmadık kötülüklere neden olan Jack‘e çocukların böyle bir ceza vermesi düşünülebilir miydi? Ya da yaptıkları canice de olsa nihayetinde çocuk çocuktur mu denmeliydi?

Belki de yazarın da kitabı yazarken amaçlarından birisi de bizi bu ikileme düşürmekti. Kim bilir?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir